reklam banneri

Haftanın Öne Çıkanları

Hiçbir Şey Bir Şeydir

Tarih : 11:54:00 Yorum (0)

evren,uzay,dünya
HİÇBİR ŞEY BİR ŞEYDİR

Bilmemek umrumda değil. Beni korkutmuyor.
Richard Feynman

Herhalde gelmiş geçmiş en büyük fizikçi olan Isaac Newton, evren hakkında düşünme biçimimizi
derinden değiştirmişti. Ama herhalde en önemli katkısı, bütün evrenin açıklanabilir olma olasılığını
göstermesiydi. Newton Evrensel Kütleçekim Kanunu'yla, göklerin bile doğa kanunlarının gücüne
boyun eğebileceğini ilk kez göstermişti. Tuhaf, hasmane, kötücül ve kaprisliymiş gibi görünen bir
evren hiç de böyle olmayabilirdi.

Evrene değişmez kanunlar hükmediyorsa, antik Yunan ve Roma'nın mitsel tanrıları iktidarsız
demekti. Dünyayı insanlık için dikenli sorunlar yaratacak şekilde keyfi bir biçimde eğip bükme
serbestisi olamaz. Zeus için geçerli olan İsrail'in Tanrısı için de geçerli olur. Güneş Dünya'nın
etrafında dönmüyorsa, onun göklerdeki hareketine aslında Dünya'nın dönmesi sebep oluyorsa, bu
dönmenin birdenbire durması yüzeydeki bütün insan yapılarını ve onlarla birlikte insanları da ortadan
kaldıracak kuvvetlerin ortaya çıkmasına sebep olabilecekse Güneş gün ortasında nasıl gökte asılı
kalabiliyordu?

Elbette ki doğaüstü olaylar mucizelerin sebebidir. Nihayetinde tam da doğa kanunlarını aşan
şeylerdir. Doğa kanunlarını yaratabilen bir tanrının istediğinde bunları aşabileceği de varsayılır.
Yine de bu olayların neden bugün değil de binlerce yıl önce, onları kaydedebilecek modern iletişim
aygıtlarının icadı öncesinde doğa kanunlarını o kadar serbestçe aşabildiği de hâlâ merak edilecek bir
konudur.

Her halûkârda, hiçbir mucizenin gerçekleşmediği bir evrende bile, son derece basit bir temel
düzenle karşı karşıya kaldığınızda bundan iki sonuç çıkarabilirsiniz: Newton'ın da çıkardığı, ondan
önce Galileo'nun ve yıllar içinde bir dizi başka bilim insanının benimsediği ilk sonuç, bu düzenin
yalnızca evrenin değil, bizim varoluşumuzun ortaya çıkmasından da sorumlu ilahi bir zeka tarafından
yaratıldığı, insanların (açıktır ki diğer karmaşık ve güzel varlıkların değil!) bu ilahi zekanın suretinde
yaratıldığıdır. Diğer sonuç ise var olan her şeyin bu kanunlardan ibaret olduğudur. Bu kanunlar
evrenimizin varlık bulmasını, gelişip evrilmesini gerektirirler, bizler de bu kanunların geri alınamaz
ürünüyüzdür. Bu kanunlar ezelden beridir var olabilirler ya da belki onlar da henüz bilinmeyen, ama
muhtemelen sadece fiziksel bir nedenle varlık bulmuşlardır.

Filozoflar, teologlar ve kimi zaman da bilim insanları bu olasılıklar üzerine tartışmayı sürdürüyor.
Hangi kanunların aslında evrenimizi betimlediğini kesin olarak bilmiyoruz, belki hiçbir zaman
bilemeyeceğiz. Ama bu kitabın en başında da vurguladığım üzere asıl mesele, bu sorunun nihai
çözümünün umut, arzu, vahiy ya da saf düşünceden gelmeyeceği. Eğer gelirse doğanın
incelenmesinden gelecek. Jacob Bronowski'nin bu kitabın açılışındaki sözlerinde dediği gibi rüya ya
da kabus (bu durumda birinin rüyası, kolayca bir diğerinin kabusu olabilir) deneyimimizi olduğu gibi
ve gözümüz açık yaşamamız gerekiyor. Beğenelim ya da beğenmeyelim evren olduğu gibi.

Bu noktada, (betimleme eziyetine katlanacağım bir anlamda) hiç yoktan, doğal olarak, hatta
kaçınılmaz olarak doğan bir evrenin Dünya hakkında öğrenmiş olduğumuz her şeyle giderek daha
büyük bir tutarlılık göstermesinin, son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Dünya hakkında
öğrendiklerimiz, insanlık durumuyla ilgili diğer spekülasyonlar ya da ahlakçılık üzerine felsefi ya da
teolojik değerlendirmelerden gelmemiştir. Aksine ampirik kozmoloji ve parçacık fiziğinde
betimlemiş olduğum dikkat çekici ve heyecan verici gelişmelere dayanmaktadırlar.

Bu yüzden kitabın başında aktardığım soruya geri dönmek istiyorum: "Neden hiçbir şey
olmayacağına bir şey var?" Evrenin modern bilimsel tablosunu, tarihini, olası geleceğini, ayrıca
"hiçlik"in aslında neden oluştuğuna dair işlevsel tanımları inceledikten sonra, artık muhtemelen bu
soruyu ele alabilecek durumdayız. Yine kitabın başında değindiğim üzere bu soru da esasen buna
benzer bütün felsefi sorular gibi bilime dayanmaktadır. Bir yaratıcı gereksinimini bize dayatan bir
çerçeve sunmaktan çok uzak düşen bir biçimde, bu sorudaki kelimelerin anlamları o kadar değişmiştir
ki cümle baştaki anlamının büyük bölümünü yitirmiştir. Ampirik bilgi hayal gücümüzün karanlık
noktalarına yeni bir ışık tuttuğunda sıklıkla gerçekleşen bir şeydir bu.

Aynı zamanda, bilimde "neden" sorularına karşı özellikle temkinli olmamız gerekir. "Neden" diye
sorduğumuzda genellikle "Nasıl" demek isteriz. "Nasıl" sorusunu yanıtlayabilirsek bu genellikle
amaçlarımız açısından yeterli olur. Örneğin, "Neden Dünya Güneş'ten 93 milyon mil uzakta?" diye
sorabiliriz, ama aslında muhtemelen "Nasıl oluyor da Dünya Güneş'ten 93 milyon mil uzakta?" diye
sormak istiyoruzdur. Başka bir deyişle Dünya'nın bugünkü konumuna gelmesine yol açan fiziksel
süreçlere ilgi duyuyoruzdur. "Neden?" sorusu, örtülü olarak amacı düşündürür, güneş sistemini
bilimsel terimlerle anlamaya çalıştığımızda da ona genellikle amaç atfetmeyiz.

Bu yüzden bu sorunun aslında sormak istediği şeyin, "Nasıl oluyor da hiçbir şey olmayacağına bir
şey var?" olduğunu varsayıyorum. "Nasıl" soruları gerçekten de doğayı inceleyerek kesin cevaplar
verebileceğimiz yegane sorulardır, ama bu cümle kulağa hayli tuhaf geldiğinden, aslında daha
spesifik "nasıl" sorularını cevaplamaya çalışırken, zaman zaman daha standart formülasyonu
tartışıyormuş gibi görünmenin tuzağına düşersem, beni bağışlayacağınızı umuyorum.

Burada bile, fiili olarak anlamanın penceresinden baktığımızda, bu özel "nasıl" sorusu yerini
işlevsel olarak daha verimli bir dizi soruya bırakmış gibi görünmektedir, mesela "Bugün evrene çok
çarpıcı biçimde damgasını vurmuş olan özellikleri ne ortaya çıkarmış olabilir?" ya da daha önemlisi
"Nasıl bulabiliriz?" gibi.
Bu noktada, pişmiş olduğunu umduğum aşa bir kez daha su katmak istiyorum. Soruların böyle bir
çerçeveye oturtulması, yeni bilgilerin, yeni kavrayışların üretilmesini mümkün kılar. Bu soruları,
genelde cevapları önceden veren tümüyle teolojik sorulardan ayıran şey de budur. Aslında, birkaç
ilahiyatçıya meydan okuyup teolojinin en azından 500 yıldır, bilimin şafağından beri bilgiye hiçbir
katkıda bulunmadığı varsayımını yalanlayacak kanıtlar sunmalarını istemiştim. Şimdiye kadar hiç
kimse bir karşı örnek çıkaramadı. Alabildiğim tek şey "Bilgiyle ne kast ediyorsunuz?" sorusu oldu.

Epistemolojik bir bakış açısından bu dikenli bir mevzu olabilir, ama daha iyi bir alternatif olsaydı
biri sunardı, böyle düşünüyorum. Aynı soruyu biyologlara, psikologlara, tarihçilere ya da
astronomlara sorsaydım hiçbiri bu kadar büyük bir kafa karışıklığına düşmezdi.
Bu gibi verimli soruların cevaplanması, evrene dair işleyişsel bilgimizi daha doğrudan ilerletecek
deneylerle kıyaslanabilir kuramsal tahminlerde bulunulmasını gerektirir. Kısmen bu sebepten, kitapta
bu noktaya kadar bu gibi verimli sorulara odaklandık. Yine de "hiçbir şey olmayacağına bir şey"
sorusu hâlâ büyük bir geçerlilik taşıyor, bu yüzden de muhtemelen bu soruyla yüzleşilmesi gerekiyor.

Newton'ın çalışması, evrene içkin bir akılcılık atfetseniz de etmeseniz de Tanrı'nın eylemlerinin
olası alanını ciddi biçimde daraltıyordu. Newton'ın kanunları bir ilahi kudretin hareket özgürlüğünü
ciddi biçimde kısıtlamakla kalmıyor, doğaüstü müdahalelerin gerekli olduğu çeşitli koşulları da
devre dışı bırakıyordu. Newton gezegenlerin Güneş etrafındaki hareketinin, yörüngelerinde sürekli
itilmelerini gerektirmediğini, aksine, sezgilerin son derece tersine, Güneş'e doğru yönelen bir güç
tarafından çekilmeleri gerektiğini keşfetmiş, böylece önceleri gezegenlere yörüngelerinde yol
gösterdikleri düşünülen meleklere duyulan ihtiyacı bertaraf etmişti. Meleklerin bu özel kullanım
alanının bertaraf edilmesi, insanların onlara inanma arzusunu pek etkilemediyse de (kamuoyu
yoklamalarına göre ABD'de meleklere inanan insanların sayısı evrime inananların sayısından çok çok
daha fazladır) Newton'dan bu yana bilimdeki ilerlemenin, Tanrı'nın elinin ima ettiği eserde tezahür
etmesi konusunda mevcut fırsatları ciddi biçimde sınırladığını söylemek haksız olmaz.

Evrenin evrimini bilinen fizik kanunlarının ötesinde bir şeye özel bir ihtiyaç duymaksızın Büyük
Patlama'nın ilk anlarına kadar betimleyebiliriz, evrenin gelecekteki muhtemel tarihini de betimlemiş
bulunuyoruz. Evren hakkında hâlâ çözemediğimiz muammalar var, orası kesin, ama bu kitabın
okurlarının, gözlemlerimizde soru işaretleri doğuruyormuş gibi görünen ya da tam anlamıyla
anlaşılmayan bir şey ne zaman ortaya çıksa Tanrı'ya başvurulduğu bir "Açıklar Tanrısı" tablosuna
bağlı olmadığını varsayıyorum. İlahiyatçılar bile böyle bir yolun, onların yüce varlığının yüceliğini
küçültmekle kalmayıp daha ileri çalışmalarla muamma ortadan kaldırıldığında o varlığın biraz daha
ileriye atılmasına, daha fazla marjinalleşmesine yol açtığını anlamış durumda.

Bu anlamda "hiçbir şeyden bir şey" argümanı gerçekten de ilk yaratılış eylemine odaklanmaya
çalışıyor ve bu özel meseleye getirilebilecek mantıksız olarak eksiksiz ve tam anlamıyla tatmin edici
bir bilimsel açıklama olup olamayacağını soruyor.

Öyle anlaşılıyor ki, bugünkü doğa anlayışımız dikkate alındığında, "hiçbir şeyden bir şey mi"
sorusunun üç farklı, ayrı anlamı vardır. Her birine verilebilecek kısa cevap "gayet akla yatkın olarak
evet"tir kitabın geri kalanında neden, daha doğrusu biraz önce tartıştığım üzere, nasıl böyle olduğunu
açıklarken her birini sırayla tartışacağım.

Occam'ın kılıcı, bir olay fiziksel olarak akla yatkınsa var oluşu için daha olağandışı iddialara
başvurmamamız gerektiğini söyler. Şurası kesin ki bir şekilde evrenimizin ya da çokevrenimizin
dışında var olan, aynı zamanda evrenin içinde olup biten her şeyi yöneten, her şeye gücü yeten bir
ilahi varlık gereksinimi böyle olağandışı bir iddiadır. Bu yüzden de ilk değil, en son başvurulması
gereken iddia olmalıdır.

Kitabın önsözünde sırf "hiçlik"i "yok varlık" olarak tanımlamanın fiziğin, daha da genel olarak
bilimin bu soruyu ele almaya yeterli gücü olmadığını ileri sürmeye yetmediğini savunmuştum.

Burada daha başka, daha özel bir argüman sunayım. Bir atom çekirdeğinin yakınında boş uzayda
kendiliğinden beliriveren ve var olduğu kısa süre boyunca o atomun özelliklerini etkileyen bir
elektron-pozitron çifti düşünün. Elektron ya da pozitron hangi anlamda önceden var olmuştur?
Anlamlı bir tanım itibarıyla, kesinlikle var olmamışlardır. Varoluşları için bir potansiyel vardır,
orası kesin, ama bu varlığı, rahminde yumurta olan bir kadının yakınında bulunuyorum ve
testislerimde sperm var, çiftleşebiliriz diye bir insanın olası varlığından daha fazla tanımlamaz.
Aslında ölü olmanın (yok varlık olmanın) neye benzediği sorusuna karşılık şimdiye kadar duyduğum
en iyi cevap rahme düşmenizden öncesini hayal etmek olduğu. Her halûkârda var olma potansiyeli
varoluşla aynı olsaydı, şimdiye kadar mastürbasyon, bugün kürtaj kadar hararetli bir yasal mevzu
olurdu, eminim.

Arizona Eyaleti Üniversitesi'nde benim yönettiğim Origins Project (Kökenler Projesi) kısa süre
önce hayatın kökeni üzerine bir atölye çalışması düzenledi, şu anki kozmolojik tartışmayı bu
bağlamda görmekten kendimi alamıyorum. Dünya üzerinde hayatın nasıl doğduğunu tam olarak
anlamış değiliz. Ne var ki bunun anlaşılabilir olmasını sağlayacak akla yatkın kimyasal
mekanizmaları bilmenin yanı sıra RNA da dahil olmak üzere biyomoleküllerin doğal olarak
doğmasını mümkün kılabilecek özgül yollara gün be gün daha fazla yaklaşıyoruz. Ayrıca doğal
seçilime dayanan Darwinci evrim, bu gezegende, çevrelerinden enerji alan bir metabolizmaları olan,
kendi kendilerini aslına sadık olarak kopyalayan ilk hücreleri ortaya çıkarmış özgül kimya uyarınca
karmaşık hayatın nasıl ortaya çıktığına dair zorlayıcı derecede geçerli bir tablo sunuyor. (Şimdilik
hayatı ancak bu kadar iyi tanımlayabiliyorum.)

Tıpkı Darwin'in, gönülsüzce de olsa gezegenin her yerinde çeşitlilik gösteren hayatla dolu modern
dünyanın evrimine ilahi müdahale ihtiyacını ortadan kaldırdığı gibi (gerçi Darwin ilk formlara
Tanrı'nın hayat vermesi olasılığına kapıyı açık bırakmıştı), evrene, evrenin geçmişine ve geleceğine
dair bugünkü kavrayışımı da herhangi bir ilahi müdahaleye gerek olmaksızın hiçlikten "bir şey"in
doğabilmesini daha akla yatkın kılıyor. Ayrıntıları ortaya çıkarmakla ilgili gözlemsel ve gözlemlere
dayalı kuramsal zorluklardan ötürü, bu açıdan daha büyük bir akla yatkınlığa hiç ulaşamayacağız
sanırım. Ama kanımca, muhtemelen amaçsızca ve kesinlikle merkezinde biz olmaksızın varlık bulmuş
ve varlığı sona erebilecek bir evrende anlamlı hayatlar sürme cesaretini toplamaya çalışırken, akla
yatkınlığın kendisi de ileri doğru atılmış muazzam bir adımdır.
Artık evrenimizin en dikkat çekici özelliklerinden birine dönelim: Evrenimiz ölçebileceğimiz
kadar düz olmaya yakındır. Düz bir evrenin, en azından galaksiler biçimindeki maddenin hükmü
altında olduğu ve Newtoncu bir yaklaşıklığın geçerliliğini koruduğu ölçeklerdeki benzersiz bir
özelliğini hatırlatayım: Düz bir evrende, ancak ve ancak düz bir evrende genişlemeye katılan bütün
nesnelerin ortalama Newtoncu kütleçekim enerjisi tam olarak sıfırdır.
Bunun yanlışlanabilir bir postüla olduğunu vurgulamak istiyorum. Böyle olması gerekmiyordu.
Hiçlikten ya da en azından neredeyse hiçlikten doğal olarak doğmuş olabilecek bir evrene ilişkin
değerlendirmelere dayanan kuramsal spekülasyonlar dışında bunu gerektiren bir şey yoktu.
Doğa ile ilgili değerlendirmelerimize kütleçekimi dahil ettiğimizde, bir sistemin toplam enerjisini
artık keyfi olarak serbestçe belirleyemediğimiz ve bu enerjiye hem pozitif hem negatif katkılar olduğu
gerçeğinin önemini ne kadar vurgulasam azdır. Evrenin genişlemesiyle taşınan nesnelerin toplam
kütleçekim enerjisini belirlemek keyfi bir tanıma tabi değildir, evrenin geometrik eğimini belirlemek
de en az onun kadar bir tanım meselesi olmaktan uzaktır. Evrenin eğimi genel göreliliğe göre uzayın
bir özelliğidir ve uzayın bu özelliği içindeki enerjiyle belirlenir.
Bunu söylüyorum, çünkü düz, genişleyen bir evrende bütün galaksilerin ortalama toplam Newtoncu
kütleçekim enerjisinin sıfır olduğu ifadesinin keyfi bir ifade olduğu, başka herhangi bir değerin de en
az sıfır kadar iyi olabileceği, ama bilim insanlarının Tanrı'ya karşı çıkmak için sıfır noktasını
"tanımladığı" ileri sürüldü. Dinesh D'Souza, Tanrı'nın varlığı üzerine Christopher Hitchens'la yaptığı
tartışmalarda bunu iddia etti.

Hiçbir şey hakikatten bu kadar uzak olamaz. Evrenin eğimini belirleme çabası, hayatlarını kendi
arzularını evrene dayatmaya değil, evrenin asıl niteliklerini belirlemeye adamış bilim insanlarının
yarım yüzyıldır sürdürdüğü bir çabadır. Evrenin neden düz olması gerektiği yönündeki kuramsal
argümanların ilk kez ileri sürülmesinden epeyce sonra bile, 1980'lerde, hatta 1990'ların başında
birlikte gözlemler yaptığım meslektaşlarım bunun aksini kanıtlamakta ısrar ettiler. Ne de olsa bilimde
büyük etki yaratmanın (genellikle de manşetlere çıkmanın) yolu sürüyle birlikte gitmekten değil, ona
ayak diremekten geçer.

Yine de son sözü veriler söyler ve son söz söylendi. Gözlenebilir evrenimiz ölçebildiğimiz kadar
düz olmaya yakın. Hubble genişlemesiyle birlikte hareket eden galaksilerin Newtoncu kütleçekim
enerjisi sıfır. İster beğenin ister beğenmeyin.

Şimdi, evrenimiz hiçlikten doğduysa, düz bir evrenin, bütün nesnelerin toplam Newtoncu
kütleçekim enerjisinin sıfır olduğu bir evrenin, aslında nasıl tam da bulmayı beklememiz gereken
evren olduğunu anlatmak istiyorum. Bu argüman biraz incelikli (konuyla ilgili popüler
konferanslarımda sunabildiğimden biraz daha incelikli) bu yüzden de burada titizlikle ortaya serecek
yerim olduğuna memnunum.

Öncelikle, ne tür bir "hiçlik"ten bahsettiğimi hemen açıkça belirtmek istiyorum. Bu hiçlik, hiçliğin
en yalın versiyonu, yani boş uzay. Şimdilik içinde hiçbir şeyin olmadığı uzayın var olduğunu, fizik
kanunlarının da var olduğunu varsayacağım. Hiçlik kelimesini hiçbir bilimsel tanım pratik olmasın
diye sürekli yeniden tanımlamak isteyenlerin, yenilenmiş hiçlik versiyonlarında da amaçlarına
ulaşamadığını görüyorum bir kez daha. Ne var ki korkarım, Platon ve Aquinaslı'nın devrinde, neden
hiçbir şey yerine bir şey olduğuna kafa yorduklarında içinde hiçbir şey olmayan boş uzay,
muhtemelen onların düşündüğü şeye muhtemelen en yakın şeydi.

Altıncı bölümde gördüğümüz üzere Alan Guth, bu tür bir hiçlikten nasıl bir şey çıkarabileceğimizi,
nihai bedava yemeği, kesin olarak açıklamıştır. Boş uzayın maddenin ya da ışınımın yokluğunda bile,
onunla ilişkili sıfır olmayan bir enerjisi olabilir. Genel görelilik bize uzayın katlanarak
genişleyeceğini söyler, öyle ki evrenin ilk zamanlarındaki ufacık bir bölge bile bugünkü görünebilir
evrenimizi içerecek kadar geniş bir büyüklüğe çabucak ulaşabilir.
Yine bu bölümde betimlediğim üzere, böyle hızlı bir genişleme sırasında, evrenimizi nihayetinde
kapsayacak olan bu bölge, evren büyüdükçe boş uzaydaki enerji de artarken daha da düzleşecektir.
Bu fenomen hiçbir hokus pokusa ya da mucizevi bir müdahaleye gerek olmaksızın gerçekleşir. Bu
mümkündür, çünkü boş uzayda böyle bir enerjiyle ilişkili kütleçekimsel baskı aslında negatiftir. Bu
"negatif baskı" evren genişledikçe, uzayın bu genişlemeye değil genişlemenin uzaya enerji verdiği
anlamına gelir.

Bu tabloya göre, şişme sona erince boş uzayda depolanmış enerji gerçek bir parçacık ve ışınım
enerjisine dönüşür, halihazırdaki Büyük Patlama genişlemesinin izi sürülebilir başlangıcını yaratır.
İzi sürülebilir başlangıç diyorum, çünkü şişme evrenin başlamasından önceki halinin bütün
hatıralarını etkili bir biçimde siler. Başlangıçtaki büyük ölçeklerdeki bütün karmaşıklıklar ve
homojen olmayan durumlar (başlangıçtaki var olma öncesindeki evren ya da meta-evren büyük
idiyse, hatta sonsuz derecede büyük idiyse) silinmiş ve/veya bugün ufkumuzun çok ötesine taşınmıştır,
öyle ki evrenin şişmeye dayalı olarak yeterince genişlemesinin ardından her zaman neredeyse tektip
bir evren görürüz.

Neredeyse tektip diyorum, çünkü altıncı bölümde kuantum mekaniğinin nasıl her zaman kalıntı
niteliğinde, düşük yoğunlukta dalgalanmalar bırakacağını, bunların şişme sırasında donacağını da
anlatmıştım. Bu durum şişmenin ikinci olağanüstü sonucuna yol açar; boş uzayda kuantum mekaniğinin
kurallarından ötürü gerçekleşen küçük yoğunluklu dalgalanmalar, daha sonra evrende bugün
gözlediğimiz yapıların hepsini doğuracaktır. Dolayısıyla biz ve gördüğümüz her şey, zamanın
başlangıcına yakın, esasen hiçlik olan şeydeki, açıkçası şişmeye dayalı genişleme sırasındaki
kuantum dalgalanmalarının sonucuyuz.

Bütün toz duman yatıştığında madde ve ışınımın jenerik yapısı, esasen düz, içindeki bütün
nesnelerin ortalama Newtoncu kütleçekim enerjisinin sıfır olarak göründüğü bir evrenin yapısı
olacaktır. Biri şişme miktarını çok dikkatli bir biçimde ayarlamazsa, durum her zaman böyle
olacaktır.

Dolayısıyla gözlenebilir evrenimiz, esasen boş olan, mikroskopik ölçeklerde küçük bir uzay
bölgesi olarak başlayabilir; yine de nihayetinde bir damla bile enerjiye mal olmaksızın, bugün
gördüğümüz her şeyi açıklamaya yetecek kadar madde ve ışınımla, çok miktarda madde ve ışınım
içerecek muazzam ölçeklere ulaşabilir!
Altıncı bölümde tartıştığımız şişmeye dayalı dinamikler hakkında sunduğum bu özette vurgulanması
gereken önemli nokta şudur: Boş uzaydan bir şey doğabilir, bunun nedeni kesinlikle, boş uzayın
enerjisinin, kütleçekimin varlığında, doğa kanunlarını keşfetmemizden önce sağduyunun bizi
kuşkulanmaya yönelttiği şey olmamasıdır.

Ama hiç kimse, hiçbir zaman, evrenin, uzay ve zamandaki kendi küçücük köşemizde, en başta akla
yatkın olduğunu düşündüğümüz şeyle yönlendirildiğini söylemedi. A priori maddenin kendiliğinden
boş uzaydan doğamayacağını, bu yüzden de bu anlamda hiçbir şeyden bir şey çıkamayacağını
düşünmek kesinlikle mantıklı görünüyor. Ama kütleçekim dinamiklerini ve kuantum mekaniğini
mümkün görürsek, sağduyuya dayalı bu kavrayışın artık geçerli olmadığını görürüz. Bilimin güzelliği
budur ve tehdit edici olmaması gerekir. Bilim sadece bizi, evreni çözecek mantıklı şeyin ne olduğunu
gözden geçirmeye zorlar; mantıklı gördüğümüz şey doğrultusunda evreni çözmeye değil.
O halde özetleyelim: Evrenimizin düz, yerel Newtoncu kütleçekim enerjisinin bugün esasen sıfır
olması evrenimizin şişmeye benzer bir süreçle doğduğunu, bu süreçte evrenin gözlenebilir bütün
ölçeklerde esasen kesinlikle düz olmaya gitgide yaklaştığı bir süre boyunca boş uzayın enerjisinin
(hiçlik) bir şeyin enerjisine dönüştüğünü kuvvetle düşündürmektedir.

Şişme, enerjisi olan boş uzayın gördüğümüz her şeyi, bunların yanı sıra inanılmaz derecede geniş
ve düz bir evrenin nasıl yaratabileceğini gösterse de, şişmenin itici gücü olan enerjiyle donanmış boş
uzayın aslında hiç olduğunu ileri sürmek sahtekarlık olur. Bu tabloda uzayın var olduğunun, içinde
enerji depolayabileceğinin varsayılması gerekir ve bunun sonuçlarını hesaplamak için genel görelilik
gibi fizik kanunları kullanılır. Bu yüzden burada durursak, modern bilimin hiçlikten nasıl bir şey
çıkacağı sorusunu gerçekten yanıtlamaktan epeyce uzak olduğu iddiasında bir haklılık payı olacaktır.
Gelgelelim bu yalnızca ilk adım. Anlayışımızı genişletirken, bundan sonra, şişmenin sadece kozmik
bir hiçlik buzdağının ucunu temsil ettiğini göreceğiz.


Bu Makalemi Arkadaşlarınızla Paylaşın